Archive | hayata dair RSS feed for this section

Begümce

12 Dec

ümü-üzüm
abali-araba
şamşo-şampuan
cıbı-bıcı bıcı
akabi-ayakkabı
cibcib-civciv
dipti-bitti
kama-makarna
balli- balık
çobi-çorba
eme-ekmek
oku- kitap
otu-sandalye
Bunlar Begüm’ün kelime dağarcığının bizi güldüren kelimeleri, daha da var ama aklıma bunlar geldi, bazı kelimeleri de yavaş yavaş değiştirerek doğru söylemeye başladı. Çok basit iki kelimeli cümleler de kurmaya başladı yeni yeni. Derdini anlatamadığı zamanlarda da tam bir sinir küpüne dönüşüyor. Konuşmayı iyice sökmesini heyecanla bekliyorum. Bu arada  3 yaşına kadar çocukların tek kelime söylememesi bile doktorlar tarafından normal karşılanıyor artık. Ben 1 yaşındayken teyzem beni sinemaya götürürmüş, eve gelince de filmi anlatırmışım. Begüm’ü hiç düşünemiyorum zaten o kadar hareketli ki oturup da film izleyebileceğini hiç sanmıyorum.
Bu arada geçen hafta yoktum buralarda, ne takip edebildim ne de birşeyler yazmaya vaktim oldu. Annemle Begüm ufak bir kaza atlattılar. Bütün hafta onların yanındaydım. Neyse ki geçti, bitti. Geçen hafta çok kötü başlamıştı, bu haftanın benim ve herkes için güzel bir hafta olması dileğiyle:)))

Ağladım, ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım

4 Nov

Az sonra zaman ayırırsanız okuyacağınız satırlar  “Eylül 12’den Vurdu ” adlı kitaptan alıntıdır. Beni o kadar etkiledi ki sizlerle de paylaşmak istedim. Öyle hayatlar var ki bilmediğimiz, tahmin bile edemediğimiz  bu hayatlarla karşılaştığımızda tokat gibi çarpıyor yüzümüze gerçekler. İşte bunları okuyunca kendime geliyorum, şımarıklığı üstümden atıp silkeleniyorum ve şükrediyorum.

Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu. Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe paniğim artıyordu. 

Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğim den çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. ‘Kızım acaba geri zekalı mı’ diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum. 
O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımı da tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım’ bir tokat attım. Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu. 
Sessizliği bozan ben oldum.
“Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?” 
Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, “Çünkü ben okumak istemiyorum”diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşledim biricik kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgenç’in kızı “Okumak istemiyorum” diye bağırıyordu. 
Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde “Neden?” diye sorabildim.
“Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim, Çalışmayacağım, Ben sadece anne olacağım.” 
Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım söylüyordu. “İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır” di ye düşündüm. Sanki, birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film oynamaya başladı. Yozgat’ın Nohutlu Tepesi’nde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım. 
12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı. Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun’a, anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp, “Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula getirme” deyişi. O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah’a yalvarışlarım. Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum. 
“Yavrum, iyi misin? Korktun mu?” diye sorunca, “Korktum, ağladım, ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım” diyerek boynuma sarılışı. Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Bir türlü filmin sonu gelmiyordu. 
Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım. 
O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı. Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle “Anne” diyerek ağlıyordu. “Kızım, ben annenim, aç kapıyı” dedikçe o “Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin” diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim. 
Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi’nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu. Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna ulaştım. Ben, 153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti. Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım… Göz yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece “Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti” diyebiliyordu. O gün öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım. Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu. 
Evet bu acı film bitecek gibi değil. Kızımın sesiyle irkildim.
“Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı. 
Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl?.. Bu allak bullak beyinle nasıl? 
Öğlece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü bulabildim.
“Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan, bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki. Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin” diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu. Ertesi gün okuldan geldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım, okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı. 
Öğretmeni şaşkındı. “Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar ilerleme kaydedebilir?” diye soruyordu. Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki… O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik. Şimdi kızım, Gazi Üniversitesi’nde işletme okuyor. Anadilini çok iyi okuyup, yazdığı gibi iyi derecede İngilizce de biliyor. En önemlisi bir kadının hangi şartlarda olursa olsun çalışması ve ekonomik özgürlüğünü elde etmesi gerektiğine inanıyor. En güzeli de her fırsatta “Canım annem diye sarılıp yanaklarımdan öpüyor. Ben de onun, daha önce “o utandığım tokatla” kızart tığım yanağından öpmeye özen gösteriyorum. 
Emine Özgenç

28 Sep

Aklın havadaysa
Ve sen yerdeysen,
Bir de farkedersen,
Acıtır…

Ne güzel şarkısın sen

Hafta sonu aktiviteleri

19 Sep

Bu hafta sonu kendimi ev işlerine adayacağımı söylemiştim. Begüm’le babası bahçede oynarken ben de evde büyük temizliğe başladım. Ne yazık ki  evimize gelen yardımcı taşındıktan sonra uzak diye artık gelmiyor ve biz hala kimseyi bulabilmiş değiliz, yani iş başa düşmüş durumda.  Hafta sonu tek aktivitemiz Cerenler’le buluşmak oldu. 2. kez buluşan kızlar bu sefer birbirleriyle daha ilgiliydiler. En azından karşılaşmalarında bir selamı esirgemediler birbirlerinden:)))

Sonrası biz anneler babalar sohbet etmeye çalışırken aynı zamanda onların fotoğraflarını çekmeyi ihmal etmedik ama iki yerinde duramayan cadıyı aynı karede yakalayabilmek hiç de kolay olmadı. İşte bu da oturdukları ender anlardan biri;

Beraber tahteravalliye bindiler. İkisinin de uyku saati olduğu için biraz rahat edebilmek adına uyumalarını bekledik ama nafile…

Bu arada ikisinin de objektife baktığı bir anı ne yazık ki biz yakalayamadık.

Veeee bu da bu hafta sonunun bonusları. Normalde yemek yapmak gibi bir adetim yoktur. Aslında vaktim yoktur desem daha doğru, evde yiyeceksek genelde pratik şeylerle geçiştirir ya da dışarıdan söyleriz. Bu hafta dedim ki ben de şu mutfağa bir gireyim. Limonlu tavuk tarifi buradan, sosu bizim damak tadımıza göre fazla limonlu ama limon rendesini azaltarak ya da tümden çıkararak yapılabilecek güzel bir tavuk yemeği.
Lazanya ise benim için tüm zamanların en favori yemeği, tıpkı beşamel soslu bütün yemekler gibi o da harika. Son zamanlarda yediğim en güzel lazanya da kesinlikle IKEA’da yapılıyor bol soslu çünkü benimki ona göre biraz daha kuru oldu. Onun tarifi de buradan.

Anlayacağınız tam bir ev kadınıydım bu hafta sonu yoruldum ama değdi. Çarşambaya kadar kendime gelirim:P

Bu arada Gizem ve Dilem bloglarında harika bir hediye veriyorlar. Siz de şansınız olsun istiyorsanız BETWIN US bloguna bir bakın derim ve iyi şanslar dilerim.

Tatile ihtiyacım var ama uzunca bir tatile!

15 Sep

Böyle batırmıştık Ildırı’da güneşi. Tatil ne güzel şey ya! O kadar ihtiyacım var ki dinlenmeye ancak ufukta tatil yok hem de seneye kadar. Son tatil hakkımızı bayramda kullanmayarak çok yanlış bir karar vermişiz, vermişim daha doğrusu Umut tutturmuştu gidelim diye. Yapacak bir şey yok, neyse ki zaman çabuk geçiyor. (böyle bir mantık yok tabi 😛 )

Ne çok şey istiyorum ben de:)

13 Sep

Şimdi şöyle bir bardak çay olsa en tazesinden,
Elimi yaksa beklesem biraz soğusun diye

 

Yanında da sıcacık fırından yeni çıkmış simit olsa
Çıtır çıtır ses çıksa koparırken
 Kokusu gelse burnuma 

Yedikten sonra bisikletime atlayıp gitsem;
Yol boyunca ağaçlı bir yoldan geçsem,
Kimseler olmasa, ellerimi açsam iki yana
Temiz havayı içime çeksem…

Hayat kime güzel?

19 Aug

Parkın en ücra köşesine portatif sandalyelerini açmış, ayaklarını uzatmış, gazetelerini ve içeceğini almış, o kadar keyifli gözüküyordu ki  “valla amca hayat sana güzel” demekten zor alıkoydum kendimi ne yalan söyleyeyim. Bir an olsun adamın yerinde olmayı istedim ve Umut’a sordum “Şöyle hiçbir şey düşünmeden en
son ne zaman gazete okudun, okuduk??” Gazete okumayı bırak, 16 aydır istediğim saatte yatıp istediğim saatte kalkmadım ben, bunu hep Begüm belirledi.

Sonra da düşündüm; bu adam dışarıdan böyle gözüküyor da içi nasıl acaba? Belki  hasta, belki bir sürü borcu var, belki dün karısından ayrıldı, belki bugün abisiyle birbirlerine girdiler, belki belki belki… Aman dedim kimsenin yerinde olmak istemiyorum, ben iyiyim böyle, varsın gazetemi okumayayım, varsın öğlene kadar uyumayayım. Sevdiklerim yanımda, sağlımız yerinde en önemlisi de bu değil mi zaten?  İşte o an anladım ki aslında HAYAT BANA GÜZEL:))))

cemsagkol

Smile! You’re at the best WordPress.com site ever

SERBEST KÜRSÜ

3 Okur 1 Yazar

Hayatı Kolayla

Hayatı kolay yaşamaya dair herşey...

Bir Sosyal Medya Uzmanı

Sosyal Medya ve Dijital Pazarlama Yenilikleri - Oğuzhan Yılmaz

aklıma düşen

Hayata dair herşey...

KocaBoğaz

yemiş* içmiş* yetiştirmiş*

İSYANIM VAR !!!

KONUŞURSAM OLAY OLUR

ANTRE

Kelimelere dökülmüş benliğim...

baharinay

Perdedeki Kadınlara Mektuplar

DÜNYANIN TASARIMI

Dünya görüşünüz tasarımlara yansır , tasarımlar da buraya !

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.